Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
Sosyal Medya
Musa Uzunkaya
Musa Uzunkaya

Mekke’nin Fethi

 Musa Uzunkaya

MEKKE’NİN FETHİ; BİR İMAN, SABIR VE MERHAMET ZAFERİDİR
Miladi, 11/ ocak-630, Hicri 8. yılın ramazanında, bundan hicri; 1436 ve miladi; 1393- yıl evvel Mekke-i Mükerreme, Hz. Muhammed Mustafa ( sav) Efendimizin takribi ;10.000- kişilik islam orduduyla fethedilmiştir.
Doğup büyüdüğü, elli küsür yılını geçirdiği Mekke’den, önce ona inanan ve islama teslim olan müslümanların bir kısmının Habeşistana, sonra da kendileri dahil inanan mü’minlerin kahir ekseriyetinin hicrete mecbur oldukları YESRİB, hicretle adını MEDİNETÜ’L-MÜNEVVERE olarak değiştirdiği beldeye hicrete mecbur edildiler.
Hicret esnasında, buğulu gözlerle Sevr mağarasının eteklerinden Mekke’ye ve özellikle de Ka’be’ye bakan Peygamberimiz ( sav); “ Allah’a yemin olsun ki Ey Mekke! Yer yüzünde en çok sevdiğim beldesin. İçinde doğup büyüdüğüm senden, beni kavmim ayrılmaya mecbur etmeseydi, seni asla terketmezdim.” buyurarak, Mekke’ye, doğup büyüdüğü, binlerce hatırasının yaşandığı beldeye olan sevgisini izhar etmişlerdir.
Ancak, C.Hak, kendisinin çıkarıldığı o beldede yaşayan müşriklerin de kısa bir zaman sonra çıkmaya veya teslim olma müjdesini İsra suresinde şu ayetle haber veriyordu.
‎“ و ان كادوا ليستفزونك من ا لارض ليخرجوك منها و اذا لا يلبثون خلافا الا قليلا ” Yani şöyle buyuruluyordu;
“ Seni o yerden ( Mekke’den) sürüp çıkarmak için neredeyse seni sıkıştıracaklardı. Bunu yapabilselerdi, senin ardından orada pek az kalırlardı.” ( isra.76)
Çıkacağı ve gireceği beldelerin güvenilir beldeler olması için Mevla resulüne şöyle dua etmesini emrediyor;
‎ “ و قل رب ادخلني مدخل صدق واخرجني مخرج صدق واجعل لي من لدنك سلطانا نصيرا “
“ De ki; Rabbim ( gireceğim yere) doğruluk ve esenlik içinde girmemi sağla. ( Çıkacağım yerden de) beni doğruluk ve esenlik içinde çıkar. Katından bana yardımcı bir kuvvet ver.” ( isra.80)
Bi’set ve risaletinin takribi on iki yılını Mekke’de büyük sıkıntı ve meşakkatler içerisinde geçiren peygamberimiz ( sav) ve ashabı, yeni bir beldeye gitmiş, ne var ki orada da Allah resulü ve ashabına hakk-ı hayat tanımak istemiyorlardı. Küfrün her dönemde böyle bir zulmü söz konusudur. Maalesef o günden bugüne küfrün Hakka düşmanlığı azalmak şöyle dursun artarak devam etmiştir.
Medine dönemi, yani hicret sonrası müslümanlar yaşamakta oldukları şehirlerde bile müşrik Mekke’lilerin sayısız saldırısına muhatap oldular.
Bunların ilki Bedir, Uhud ve Hendek olmak üzere hem Mekke müşrikleriyle hem de çevredeki İslam düşmanlarıyla savaşmak zorunda kalınmıştır. Efendimiz,
‎ “ وما ارسلناك الا رحمة للعالمين “
“ Ey Muhammed! Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” ( enbiya.107) buyurulması, onun insanlığın ebedi saadet ve mutluluğunu temin için aynı zamanda davet elçisi olduğunun habercisi olmasını da ihtiva eder. Peygamberimiz ( sav) ;
‎ “ انا نبي الرحمة و نبي الملحمة “
“ Ben hem rahmet, hem de ( ebedi kurtuluşa vesile olan fi’li mücadelemle) savaş peygamberiyim!” buyurmaktadırlar.
Onun savaşlarının bile bir rahmet eseri olduğunu görmek bakımından şu tabloya göz atmakta faide var. Benim de hocam olan merhum Prof. Dr. Muhammed Hamidullah Hoca,
“ HZ. MUHAMMED’İN SAVAŞLARI”
adlı eserinin hemen başında (12-13. sh.) de şu bilgileri vermektedir;
Sırasıyla Bedir’de ; 70- müşrik, 14- mü’min,
Uhud’da ; 22- müşrik, 70- mü’min,
Ben-i Mustalik; 10- müşrik, 1- mü’min,
Hendek ; 8- müşrik, 6- mü’min,
Hayber; 93- yahudi, 15- mü’min,
Mute; Karşı tarafın kesin sayısı bilinmiyor ancak, 13- mü’min,
Mekke fethi, 13- müşrik, 3- mü’min,
Huneyn; Karşı taraf kesin olarak bilinmiyor, 4- mü’min,
Taif; Karşı taraf kesin bilinmiyor, 12- mü’min.
Toplam bilinen rakam ise;
216- müşrik veya karşı taraf,
138- müslüman ölmüş ve öldürülmüştür.
Bilinmeyen ve diğer Seriyyelerle beraber her iki tarafın kaybının 480-500 arası olduğu tahmin edilmektedir.
Bu durum daha HULEFA-İ RAŞİDİN döneminde üç kıtaya yayılan İslamın diğer beldelerde hakimiyeti esnasında da aynı şekilde tezahür etmiştir. En az insan zayiatı ve en kestirme başarı. Çünkü İslamın amacı, İFNA değil, İHYA’dır. Yok etmek değil, İslamda var olmayı, hem dünya hem de ukba saadetini temine vesile olmaktır.
Bundan dolayıdır ki, sadece Mekke’nin fethi değil, Efendimiz ( sav)in bütün savaşları aklın, imanın, sabrın, ferasetin, üstün bir askeri deha ve merhametin örgülendiği bir kurtuluş yoludur.
MEKKE’NİN FETHİNİ HAZIRLAYAN SEBEBLER;
Umre maksadıyla Hicretin 6. yılının Zilkade ayında Medine’den bin civarındaki ashabıyla Mekke’ye gitmek isteyen Peygamberimiz ( sav) Efendimize Mekke’ye girme yasağı getiren müşriklerle Hudeybiye’de malüm anlaşma yapılmış, görünürde müslümanların aleyhinde, ancak sonuçları itibarıyla lehinde tecelli eden bu anlaşmanın bazı önemli maddeleri şöyleydi;
On yıllık her iki taraf arasında sulh yapılmıştır.
Mekke’den müslüman olup Medine’ye gelmek isteyenler kabul edilmeyecek, geriye, yani müşriklere iade edilecek.
Ancak, aksi durum olursa, yani Medine ve çevresinden bir müşrik Mekke’ye gelir veya sığınırsa iade edilmeyecek.
Hem Kureyş hem de Medine istediği kabile ve toplulukla anlaşma yapabilecek.
Gelecek yıl üç günden fazla kalmamak ve kınından çıkarılmayan kılıçlarıyla umre yapabilecek.
Kureyş, Ben-i Bekir kabilesini, Medine müslümanları da Huzaa kabilesini kendi himayelerine alacak, bu kabilelerin işleyeceği her hangi bir cürüm hamileri olan toplulukları ( Kureyş- Mekke ve Medine/ sahabi) sorumlu olacak.
Bu ve benzeri maddeler, ahdinde vefa göstermeyen Mekke müşriklerini oldukça zora soktu.
Mekke’den müslüman olup da anlaşma gereği Medine’ye kabul edilmeyen müslümanlar, kısaca Liilafi olarak bilinen Kureyş suresinde ifade edilen yaz-kış ticaret kervanlarının gitmekte olduğu Suriye/ Şam yolu üzerinde EL- AYS denilen mevkide takribi 300- kişilik bir müslüman topluluk EBU BASİR’in komutasında Mekke müşrikleri ve ticaret kervanlarına adeta kan kusturdular.
Dolayısıyla, Mekke müşriklerinin reisi Ebu SUFYAN, bu maddenin yürürlükten kaldırılıp, müslümanların Medine’ye kabul edilmesini ısrarla talep etti.
Buradan günün müslümanlarına da ciddi bir mesaj çıkmaktadır. O da, islam düşmanlarının, başta yahudi olmak üzere tüm ekonomik güç odaklarının ticari imkanlarını kesada uğratıp, onları ekonomik olarak zaafa uğratmak. Ne garip tecellidir ki, tam tersini bugün gayr-i müslimler müslüman olan bizlere aynı kuralı uygulamaktadır.
Hudeybiye musalahası sonrası ciddi olumlu gelişmeler zuhur etmiş, Uhud ‘da müslümanların ağır kayıplar vermesine sebep olan başta Halid b. Velid, Osman b. Talha ve Ame b. As olmak üzere çok sayıda müşrik islamla şereflenmiş, Allah’ın kılıcı anlamında SEYFULLAH lakabıyla Peygamberimiz ( sav) Halid ibni Velid’i isimlendirmiştir.
Nitekim o da hayatı boyunca Seyfullah olmanın hakkını vermiştir.( r. anhüm)
On yıllık muahedeye rağmen Mekke’de istenmeyen bir hadise zuhur etmiş, Mekke müşriklerinin himayesinde olan Ben-i Bekir Kabilesinden bazıları, Medine Müslümanlarının himayesinde olan Huzaalılara saldırmış, peygamberimize ağır hakaretlerde bulunmuş, hatta namazda olan bir kaç müslümanı da şehid etmişlerdir. Huzaadan olan AMR İBNİ SALİM, adeta yıldırım hızıyla durumu Medine’de Resulullaha intikal ettirmiş, peygamberimiz de olayın doğruluğunu tetkik ettirdikten sonra, Mekke’ye üç maddelik bugün ki tabiriyle ültimatom göndermiştir. Buna göre;
1-) Mekke müşrikleri derhal Beni Bekir’in işlediği cinayetin diyet ve bedelini ödeyecekler,
2-) Beni Bekiri himayeden kesinlikle vaz geçecekler.
3-) Bu iki şart kabul edilmediği takdirde, Hudeybiye anlaşmasının sonlandığını, bir anlamda karşılıklı on yıllık saldırmazlık anlaşmasının bittiğini bilecekler.
‎ “ يا ايها الذين امنوا اوفوا با لعقود…”
“ Ey iman edenler! Akitlerinizi yerine getiriniz…” ( maide.1) ferman-ı ilahisi, hem Allah’a hem de onun ister müslim isterse gayr-i müslim olsun kullarına verdiğiniz söz, vaat ve akdinizi yerine getiriniz hükmü gereği müslümanlar burada akitlerine riayet etmişler, ancak Mekke müşrikleri ne diyeti ödemeyi ne de Ben-i Bekir kabilesini himayeden vaz geçmemiş, efendimizin teklifini ( ultimatom) reddetmişlerdir.
Fakat, durumun hiç de iyiye gitmeyeceğini istihbar edinen Mekke müşriklerinin reisi, mü’minlerin annesi, Ümmi Habibe’nin babası ve peygamberimizin de kayın babası olan EBU SUFYAN, derhal Medine’ye gelmiş, bugünki tabiriyle bir ara yol bulmaya çalışmış, Hz.Ali, oğulları ve peygamberimizin torunları olan Hz. Hasan ve Hüseyin dahil herkesin şefaatçı ve aracı olmasını hatta kızı ÜMMÜ HABİBE’nin bu konuda yardımcı olmasını istemiş,
yardımcı olmak şöyle dursun, kendi hanesinde Resulullah’ın oturduğu minderine dahi babasını oturtmamıştır. Babasının ziyadesiyle kırıldığı bu hadisede; “kızım beni mi minderden, minderi mi benden kıskanıyorsun?”
sualine, “Ne o, ne de diğeri. Sen müşriksin ve necissin. Necis olan bir kimse peygamberin minderine asla oturamaz! Velev ki, kayınpeder ve benim babam da olsan.
Burada bir başka gerçek ve islami hakikatle yüzleşiyoruz. O da şu ayetin bize ihbar ettiği hakikattir;
‎ “ يا ايها الذين امنوا لا تتخذوا ابا ءكم وً و اخوانكم اولياء ان استحبوا الكفر علي الايمان..”
“ Ey iman edenler! Şayet küfrü imana tercih ederlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”( tevbe.23)
( yarın devam )
TAM GİZLİLİK İÇİNDE FETHE
HAZIRLIK

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER