“İki şey, üzerine düşündükçe zihnimi hep yeni ve artan bir hayranlık ve huşu ile doldurur: Üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası.” (Immanuel Kant)
Türkiye’nin sorunları şu projelerle giderilir. Kim söyledi. Ona bakılır. Söyleyen nüfuzlu kimseyse projeler konuşulur. Yoksa! Projeleri irdeleyen çıkmaz. Tozlu raflara mahkum.
- Hesap Verilebilirlik: Siyasetçiler, eylemlerinden seçmene karşı sorumludur.
- Güven Kaybı: Yapılan hatalar halkın güvenini sarsar ve siyasi desteğin azalmasına yol açar.
- Ortak İyi Arayışı: Siyasetin özü kişisel çıkar değil, kamu yararıdır. Bu ilkeden sapmak, siyasi sonu hızlandıran en önemli hatadır.
- Sonuç olarak, şeffaf olmayan veya toplumsal beklentileri göz ardı eden siyasi yaklaşımlar, er ya da geç siyasetçi için ciddi kayıplara neden olur.
- “Siyaset, ateş ve küllerdir. Eğer o ateşte yanmayı göze alamazsanız, geriye sadece külleriniz kalır.” (Michael Ignatieff)
- “Sen siyasetçi değilsin” cümlesini, zaman zaman siyasetçi dostlarım şaka yollu söylediğinde, ben bir bireyin mizacına dair bir yorumdan ziyade, bir ülkenin siyaset tarifini anlıyorum… Çünkü o cümle çoğu zaman şunu ima eder: “Siyaset dediğin, bu ülkede böyle yapılır; sen bu ‘böyle’yi kabul etmiyorsun.”
- İletişim Çağında! Geçmiş Çağların propaganda araç ve yöntemlerini kullanmak! Başarı getireceğine inanmak! “Yenilgiye doymayan pehlivan misali olur.” Sonucu söylemek bile tüyler ürpertiyor. Macaristan ve Kıbrıs gibi!
- “Siyasetçi kimdir?” sorusunu “ne yapar?”dan önce “ne yapamaz?” üzerinden düşünmek… Çünkü bazı işlere siyasetçinin elinin değmesi bile başlı başına felakettir.
Bir siyasetçi, rakibini yargı yoluyla tasfiye etmeyi aklından bile geçiremez. Geçiremez; çünkü bu, siyasetin rekabet olmaktan çıkıp kader tayinine dönüşmesidir.
Bir siyasetçi, devlet kurumlarını propaganda aygıtı hâline getirmeyi “maharet” sayamaz. Sayamaz; çünkü hakikat, devletin mülkü değildir.
Bir siyasetçi, siyaseti zenginleşme aracı olarak göremez. Göremez; çünkü o zaman siyaset, ortak iyi arayışı değil, ganimet paylaşımıdır.
Fakat bu ülkenin siyaset kültürü, bu “yapamaz”ları çoğu zaman ütopya gibi dinler. Ütopya… Yani iyi ama “bu memlekette işlemez.” Bu tepkiyi sadece iktidarın kötülük yapmasına indirgemek de muhalefetin eksikliğine yormak da yetmiyor. Çünkü burada daha derinde, daha köklü bir şey var: Türkiye’de siyaset dili çoğu zaman “kural” dili değil, “nüfuz” dilidir.
Kural dili, “bunu yapamazsın” der; nüfuz dili, “bir yolunu buluruz” der. Kural dili, vatandaşın kaderini prosedüre bağlar; nüfuz dili kaderi “tanıdık” üzerinden çözer. Kural dili, adaleti herkese aynı terazide tartar; nüfuz dili adaleti ilişkiye göre eğip büker.
Nüfuz dilinin en çıplak hâlini, yıllar önce memleketimde bir gencin sorduğu şu cümlede duymuştum: “Siyasetçi bana ayrıcalık sağlamayacaksa niye destek vereyim? Adalet soyut ve uçuk; karın doyurmuyor.” Bu cümleyi bir ahlâk yoksunluğu diye geçiştiremezsiniz. Çünkü o genç, herkesin bildiği bir işleyişi tarif ediyordu: “Bu memlekette siyaset böyle çalışıyor” diyordu. “Siyasetçi zaten önce kendisi için yapar; yapmıyorsa beceriksizdir; yapamıyordur. Kendine hayrı olmayan siyasetçinin bana ne hayrı olabilir.”
- Dolayısıyla mesele, siyasetin insanı bozması kadar siyasetin, bozulmaya meyyal olanları prim veren bir yükselme mekanına dönüşmesidir. Denetim zayıfladığında, hesap sormak zorlaştığında siyaset, ortak akılla karar verme işi olmaktan çıkıyor; ihalelerin, atamaların, imar kararlarının, teşviklerin pay edildiği bir tahsis makamına dönüyor. Kamu gücünün dağıttığı imkanlar büyüdükçe, onlara en hızlı uzananlar da yükseliyor. Utanma duygusu zayıf olan “iş bitirici” sayılıyor, durup sınırdan/ahlaktan söz edenler ise “saf” bulunuyor.
- Siyaset olgusu irade ve sorumluluk isteyen bir alan olmaktan çıkıp sadakat ilişkisine dönüştü. Her söylemi tasdik eden bir alan açıldı. Karşıt söylemler yani eksiklerin söylenilmesi ayrıştırıcı ve dışlayıcı sonuç getirdi.
- Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Yok sayıldı. Sadakatli mı? Değil mi?
- “bizden” olanın kusuru kolayca görmezden gelinebiliyor; “öteki”nin hatası ise büyütülüp bir tehdide çevriliyor. Kimi zaman kutsal sözler, kimi zaman tarih, kimi zaman da beka korkusu aynı işlevi görüyor.
- Birincisi: Evet, siyasetin kaçamayacağı “yatay” meseleler var ve insanların gündelik hayatı gerçekten oradan yanıyor. Çarşı-pazar, kira, okul, gelecek kaygısı… Bu gerçek, siyasetçinin “yüksek siyaset” merakıyla ya da soyut ilkelerle üstünden atlayabileceği bir şey değil. Çözüm sunulan projeleri bir dinleseler!
- Yasalarla yönetilen Medya yerine; Medya aktörleri ve medya seçkinlerinin boy gösterdiği bir sisteme rıza göstermek! hakikati değil hizalanmayı taşıyorsa; bürokrasi, liyakat değil sadakatle yürüyorsa; yatay meseleler olan hayat pahalılığı da eğitim de sosyal adalet de bu Medya gidişatında desteklenemez.























YORUMLAR