Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
Sosyal Medya
Tuğba Sezer
Tuğba Sezer

Beyaz Kapıda Umut

   Bir beyaz kapı hayal edin. Doğumun ve ölümün bir arada olduğu, birinin sonsuz hayatı simgelemesini, diğerinin ise yepyeni bir başlangıçları simgelemesini düşünün. İkisinin de  ortak yönünün; zaman ve beklemek olduğunu hayal edin. Geçmek bilmeyen dakikalar, saniyeler… O kapı;  doğum ve ölüm olarak keskin çizgiler ile belirttiğim ve tasvir ettiğim tek yer, Yoğun Bakım Ünitesiydi…

  O beyaz kapının karşısında, bembeyaz bir tablo vardı. Zaman ilerledikçe beyaz tablo renklenmeye başlamıştı. O rengarenk tabloya dokuz saat boyunca baktım.  Renklerin duygularımıza anlam kattığını düşünmeyen yoktur. Mavi rengin, her zaman insana rahatlık ve huzur veren bir renk olduğu söylemleri kaçınılmazdır. O günden sonra; mavi renk benim hayatımda, babamın o ameliyat masasından 9 saat boyunca kalkamamasını anımsatıyor. Dokuz saat sonrasında, kötü haber bizi bekliyordu. Ameliyatta beklenmedik durum… Ve beklemediğimiz haber ile karşı karşıyayız. Sabah o beyaz kapıdan gülerek gönderdiğim  babamı kaybedebilmenin riskini yaşıyorduk. Sadece donmuştum. O anda insan belki çığlık atmak ister. Belki de sadece ağlamak…Sessiz kalmayı tercih ettim. Sustum ve Düşündüm. Kendime zarar versem veya başkasına zarar versem çare olur muydu? Umudumu yitirmişken, karşımdaki insana derman olabilir miydim? Sadece bir dakikamı aldı bu düşünceler… Kötü düşüncelerden sıyrılmaya çalışırken, o telefonumun sesi yüreğimi ağzıma getiriyordu. Umudun gölgesinde yaşamaya çalışırken, o kötü haberi duyacakmışım hissi maalesef aklımdan gitmiyordu.

 Gözyaşlarımı silerek o beyaz kapıdan içeri girdim. Sabah kapıdan gülerek gönderdiğim ve son kez ellerini tuttuğum Babamla yüzleşme zamanıydı. Babamın yanına girerken gözyaşlarımı sildim. Üzüldüğümü hissetmemeliydi. Beni göremese de  benim varlığımı hissedeceğini düşündüm. İlk gördüğümde düşüncem; ” Bu benim Babam mı? ” Kabullenemiyordum.

 Ne yazık ki… Gerçekle yüzyüzeydim. Buz gibi elleri, sapsarı ve şişkin suratıyla sadece uyuyordu. Karşımda cansız bedeni duruyor  gibiydi… Kaybetmek o anda o kadar kolaydı ki… Zaman aleyhimize işliyordu. Buz gibi ellerini tuttum. Yanaklarını okşadım. Bir aylık zorlu süreç bizim için başlamıştı. Saatler durmuş mu, yoksa zaman mı  geçmek bilmiyor. Günler birbirini kovalamış altı  gün geçmişti. Altı gün boyunca her içeri girdiğimde o soğuk ellerini tutuyor. Sabah girdiğimde bana bakmayan kapalı olan gözlerine bakarak içimden; “Sabah oldu uyan ARTIK… ” diyordum. Sabahların anlamı yoktu. Uyanmıyordu… En ufak tepkisi için canımı verecek anları yaşıyordum. Sadece yaşam savaşı veriyordu. Tabi… sakallarının çıkmasına engel olamamıştık. Kır sakallarını sevmemek için kendimi zor tuttum. Yine o beyaz kapıya geldim. Bana emanet ettiğin, çantamdan hiç çıkartmadığım saatini elime aldım. Bir gün benden bu saati isteyeceğin zamanı hayal ettim. İnsan yalnızlığı böyle anlarda severmiş. Yalnızlığı seçtim. Bazen bir kitap, bazende kağıt ve kalem benim dert ortağım oldu. O kapıdan ayrılamadım. Gözlerim o kapının açılışını izledi. Kulaklarımda o kapının sesleri kaldı. Doktorunun o kapıdan çıkmasını gözlemledim. On dakika bile geçmese sürekli;  ” Durumumuz nasıl? ” sorularından vazgeçemedim. Ağızlarından çıkacak en ufak bir sözü, yüreğim ağzında dinledim. Bırakamadım…

 Babamın yanına girmek için çabaladım. Hiçbir faydamın olmadığını bildiğim halde, onun o yüzünü görmek bile bana yetiyordu. Kalbinin bağlı olduğu o makinenin sesinin hiç susmamasını istiyordum. Tabi… Bu süreçte Babamın yaşam savaşı vermesi hayatı durdurmuyordu. Hayat devam ediyordu. O kapının önünde sevinç ve ölüm gözyaşlarını bir arada gördüm. Son dakikaya kadar vazgeçemedim. O kapıdan gülerek çıkmanın hayalini yaşadım ve hayalimi gerçekleştirebilmek için umutla yaşadım. Sonunda bir ışık hayatımıza yansıdı. ” Baba ” diye seslendiğimde; Zorla göz kapaklarını açıp bana doğru bakmasıydı. O  gün benim en mutlu günüm…Sonra gene uykuya daldın. ” Ne kadar da çok uyudun? Sen bu kadar uyumayı sevmezdin aslında Baba… Hadi uyan artık.” Uykunun en derininden, rüyalarına kaldığın yerden yine devam ediyorsun. Grip gibi basit hastalığına bile dayanamazken, şimdi karşımda ne haldesin… Dayanıyorum. İçim cız etsede, boğazındaki o hortumu istemediğini gözlerini hafif açtığında bana  belli etsende, ikimizde dayanmalıyız. En büyük umutları yüreğimizde beslemeye devam ettik. Bir aylık sürecimizi sonunda tamamladık. Umutlarımız bir fidan gibi yavaş yavaş büyüdü. Hayata sımsıkı sarılmamak elden değil. Zamanın ilerlemesi sadece lehimize oldu. Her güne mutlu bir haberle başladım. Şimdi yaşadıklarımı bazen gözyaşı, bazen de hafif bir tebessümle hatırlıyorum.

 Sadece düşünüyorum… Bir pamuk ipliğine bağlı olan hayatlarda,  yaşadığımız koşuşturmalardan ne zaman soyutlanacağız?Hayatın bize verdiği sorumlulukları yerine getirirken,  içinde boğulurken, bir dakikada olsa aldığımız nefese ne zaman şükredeceğiz? Kaybetmeden bu hayatın değerini neden bilmeyiz? İnsanların beyinlerindeki, saçma sapan düşünceleri neden bitmez.

Her kötü anınızda umudun gölgesine sığının… Hayatınızın kayıplarını yaşamadan önce, umudun gölgesinde güne güzel başlayın.  İyi bir başlangıç, kötü bir sonu uzaklaştırır. En önemlisi de inanmak…

 

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER