Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
Sosyal Medya
Akif Haber
Akif Haber

Kurumlar Neden Hep Geç Kalıyor?

Türkiye’de bazı kurumlar vardır ki sorunları yıllarca konuşulur, raporlar yazılır, komisyonlar kurulur ama çözüm hep bir sonraki krize bırakılır. TFF, YÖK, sebze-meyve halleri ve siyasetin kendisi… Hepsi aynı hastalığın farklı belirtilerini taşıyor: Yapısal tıkanıklık ve kronik gecikme. Türk futbolunda adalet, hakemlik, mali disiplin ve liyakat tartışmaları neredeyse federasyonun kuruluşundan beri var. Müdahaleler ise genellikle ancak bir hakem saldırısı, kulüp boykotu ya da uluslararası fiyasko yaşandıktan sonra, yani iş işten geçtikten sonra geliyor. Yönetim değişiyor, birkaç isim değişiyor ama sistemin altyapısı yerinde sayıyor. Kurumsallaşma adımları her zaman bir adım geriden geliyor. Yükseköğretimde de tablo farklı değil. Akademik özerklik, eğitim kalitesindeki erozyon, kontrolsüz kontenjan artışları ve mezun istihdamı sorunları yıllardır masada. YÖK’ün hantal yapısı, işgücü piyasasının ve çağın ihtiyaç duyduğu reformları zamanında hayata geçiremiyor. Yapılanlar çoğu zaman yönetmelik değişikliklerinin ötesine geçemiyor; köklü bir vizyon değişikliği bir türlü gelmiyor. Tarladan sofraya uzanan zincirde ise fahiş fiyatlar, kırılmayan aracılık sistemi, lojistik kayıplar ve denetim zafiyeti her yıl enflasyon sepetinin baş belası olmaya devam ediyor. Hal Yasası ve üretim planlaması gibi reformlar yıllardır konuşuluyor. Lobiler ve bürokratik yavaşlık nedeniyle somut adımlar hep gecikmeli atılıyor. Halk her gün market raflarında bu gecikmenin faturasını ödüyor. Siyasetin kendisi ise bu tablonun hem nedeni hem sonucu. Siyasi partiler kanunu, seçim barajları, lider sultası ve şeffaflık gibi temel konularda sistem kendini yenilemekte toplumsal değişimin çok gerisinde kalıyor. Kriz anlarında refleksler ideolojik kutuplaşmaya takıldığı için sorunların kaynağına inen çözümler üretilemiyor. Tüm bu alanların ortak noktası aslında net: Yöneticilerin güçlerini tabandan, üyelerden ya da halktan değil, yukarıdan alması. Bir TFF başkanı kulüplere ve taraftara, bir YÖK başkanı akademisyenlere ve öğrencilere karşı değil; kendisini o makama getiren iradeye karşı sorumlu hissediyor. Bu durum, sorunlar çıplak gözle görülse bile “yukarıdan talimat gelene kadar” hareketsiz kalmayı normalleştiriyor. Kurumsal özerklik zayıfladıkça karar alma yeteneği de köreliyor. En basit idari reform bile siyasi onay zincirine takılıyor. Demokratik yarışın ve gerçek hesap verebilirliğin olmadığı yerde rekabet olmuyor; rekabet olmayınca da gelişim duruyor. Koltuk değişimleri vizyonla değil sadakatle gerçekleşince statüko korunuyor, vizyonsuzluk kronikleşiyor. Siyaset bilimcilerin “liyakat ve hesap verebilirlik krizi” dediği şey tam da bu. Krizler halının altına süpürülüyor, sorunlar birikiyor ve en sonunda patlama noktasına geliyor. Sonra da “neden bu kadar geç kaldık?” sorusu tekrar soruluyor. Asıl mesele, siyasi iradenin kurumları birer kontrol aracı olarak görmeye devam etmesi. Yapısal çözümler üretmek yerine pansuman tedbirlerle idare etmek, uzun vadede hem kurumları hem de toplumu yoruyor. Belki de sormamız gereken soru şu: Bu kurumlar gerçekten kime karşı sorumlu? Cevap netleşmeden, gecikmeler de bitmeyecek.
Çobanın sürekli bahaneler üretmesi (tilki, kurt, ayı, hırsız, sel, yangın) sürüden götürdü. Aslında tek bir gerçeği değiştirmez: Sürü layıkıyla yönetilememiş. Hayatta da başarısızlıkları sürekli dış faktörlere veya savaşlara bağlayan, ama kendi hatalarını görmezden gelen Maliye, Tarım ve Ticaret bakanı, proje üretemeyerek; sorumluluk alamayarak, emanete iyi bakamadı. Çünkü; üretim ve istihdama denge getiremedi. Çarşı-pazar yangınında görevini ihmal etti.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER