Süleyman Demirel, 1 Kasım 1924’te Isparta’nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy’de doğdu. İlköğrenimini İslamköy’de tamamladıktan sonra ortaokul ve liseyi Isparta ve Afyon’da bitirdi. 1948’de Nazmiye Şener ile evlenen Demirel, 1949’da İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu ve aynı yıl Elektrik İşleri Etüd İdaresi’nde göreve başladı.
1949-1950 ve 1954-1955 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nde barajlar, sulama ve elektrifikasyon konularında araştırmalar ve çalışmalar yapan Demirel, 1954 yılında Barajlar Dairesi Başkanı, 1955 yılında da Devlet Su İşleri Genel Müdürü oldu; pek çok baraj, elektrik santrali ve sulama tesisi inşasına nezaret etti, ancak 27 Mayıs 1960’tan hemen sonra askerliğini yapmak üzere görevinden ayrıldı. Daha sonra (1962-1964) serbest müşavir-mühendis olarak çalıştı ve aynı dönemde Ortadoğu Teknik Üniversitesinde “Su Mühendisliği” konusunda dersler verdi.
Süleyman Demirel’in siyasi yaşamı, 1962 yılında Adalet Partisi (AP) 1. Kongresi’nde Genel İdare Kurulu Üyeliği’ne seçilmesiyle başladı. Kasım 1964’te toplanan AP 2. Kongresi’nde ise Demirel, AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala’nın Haziran 1964’te ölümünden sonra başkanvekilliği görevini üstlenen Saadettin Bilgiç’e karşı büyük bir farkla Genel Başkan seçildi. Parlamento üyesi olmadığı halde, muhalefet partileri ile AP arasında uzlaşma sağlayarak 13 Şubat 1965’te Bütçe oylaması sırasında üçüncü İnönü koalisyon hükûmetini çekilmek zorunda bıraktı. Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında kurulan koalisyon hükûmetinde Şubat-Ekim 1965 tarihleri arasında, parlamento dışından Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı olarak görev aldı.
10 Ekim 1965’te yapılan genel seçimlerde, oyların %52.9’unu alan AP tek başına iktidar oldu. Bu seçimlerde Isparta milletvekili olarak parlamentoya giren Demirel, Türkiye Cumhuriyeti’nin 13. Başbakanı olarak 27 Mayıs 1960 sonrasının ilk koalisyonsuz hükûmetini kurdu ve bütün bir yasama dönemi, aralıksız dört yıl bu görevde kaldı.
12 Ekim 1969 genel seçimlerinde oyların %46.5’ini alan AP yine tek başına iktidar oldu ve Demirel ikinci hükûmetini kurdu. Ancak 11 Şubat 1970 günü TBMM’de yapılan Bütçe oylamasında AP içinden, sonradan Demokratik Parti’yi oluşturacak 41 milletvekilinin karşı oy vermesi üzerine Bütçe güvenoyu alamadı ve Demirel başbakanlıktan istifa etti. Mart 1970’te ise Demirel üçüncü hükûmetini kurdu, ne var ki 12 Mart 1971’de ordunun verdiği muhtıra üzerine istifa etti.
Demirel, 12 Mart 1971 muhtırası ile 12 Eylül 1980 askerî darbesi arasında üç defa daha hükûmet kurdu. AP’nin oy oranının %29.8 olduğu 14 Ekim 1973 genel seçimlerinden sonra kurulan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)-Milli Selamet Partisi (MSP) koalisyonunun ve güvenoyu alamayan Sadi Irmak hükûmetinin ardından, Mart 1975’te AP, MSP, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP)’nden oluşan koalisyon hükûmetini kurdu. AP’nin oyların %36.9’unu aldığı 5 Haziran 1977 genel seçimlerinden sonra ise, Ecevit’in kurduğu azınlık hükûmetinin güvenoyu alamaması üzerine Ağustos 1977’de AP, MSP ve MHP’den oluşan koalisyon hükûmetinin başbakanı oldu. CHP lideri Ecevit’in kendi çağrısı sonunda AP’den istifa edip bağımsız kalan 12 milletvekili ile Demirel hükûmetinin düşürülmesi konusunda anlaşması üzerine hükûmet, 31 Aralık 1977’deki gensoru görüşmelerinde güvenoyu alamadı ve Demirel istifa etti. Ancak Ecevit’in Ocak 1978’de kurduğu ve içinde 11 bağımsızın da yer aldığı koalisyon hükûmeti, AP’nin oy oranını %54.1’e yükselttiği 14 Ekim 1979 Senato üçte bir yenileme ve boşalan 5 milletvekilliği ara seçimlerinden sonra istifa etti; bunun üzerine Demirel, Kasım 1979’da MHP ve MSP’nin dışarıdan desteklediği bir azınlık hükûmeti kurdu ve 12 Eylül 1980’e kadar başbakanlık görevini sürdürdü.
12 Eylül 1980 askerî darbesi üzerine Hamzakoy’da (Gelibolu) bir süre gözetim altında tutulan Demirel, 1982 Anayasası ile on yıl siyaset yasaklıları kapsamına alındı. Mayıs 1983’te siyasi partilerin kurulmasına izin verilince Demokrat Parti-Adalet Partisi çizgisinde Büyük Türkiye Partisi kuruldu, ancak bu parti on gün sonra kapatıldı ve Demirel siyaset yasağını çiğnediği gerekçesiyle bazı CHP ve AP’lilerle birlikte bir süre Zincirbozan’da (Çanakkale) gözetim altına alındı. Bu arada Haziran 1983’te Doğru Yol Partisi (DYP) kuruldu. 6 Eylül 1987’de yapılan halkoylaması sonucunda siyaset yasaklarının kaldırılması üzerine 24 Eylül 1987’de DYP Olağanüstü Kongresi’nce Genel Başkan seçilen Demirel, 29 Kasım 1987’de yapılan genel seçimlerde Isparta milletvekili olarak tekrar TBMM’ye girdi. DYP, 20 Ekim 1991 genel seçimlerinde oyların %27,03’ünü alarak birinci parti oldu ve Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) ile Demirel’in başbakanlığında bir koalisyon hükûmeti kurdu. Bu, Demirel’in başbakanlığını yaptığı yedinci hükûmet oldu.
Süleyman Demirel, 16 Mayıs 1993 tarihinde TBMM tarafından 9. Cumhurbaşkanı seçildi ve bu görevini 16 Mayıs 2000’de tamamladı. Cumhurbaşkanlığı döneminde ülkenin temel sorunları konusunda milletin, devletin ve demokrasinin tarafı olmayı, güncel siyasi konularda ise Anayasa’da da belirtildiği gibi tarafsızlığını korumayı ilke edindi. Diğer yandan Türk milletinin birliğini temsil görevi uyarınca devlet-millet bütünleşmesinin tam anlamıyla gerçekleşmesine yönelik etkinliklerde bulundu. Bu çerçevede demokratik kitle örgütlerinin yanı sıra bizzat halkla doğrudan ilişki kurmaya özen gösterdi, Türkiye’nin pek çok il ve ilçesine sıkça yaptığı ziyaretlerle sorunları yerinde inceledi. Ülkenin topyekûn kalkınması, zenginleşmesi, imar ve inşa edilmesi yönündeki çalışmaları yakından izleyerek pek çok tesisin temelini attı ve açılışını yaptı.
Mühendis, siyaset adamı, Cumhurbaşkanı Demirel’in en büyük ihtirası “Büyük Türkiye” projesidir. Politikaya, kendi ifadesiyle, “mamur, müreffeh, yani imar ve inşa edilmiş, halkı refaha ulaşmış mutlu bir Türkiye” iddiasıyla giren Demirel’in hedefi, Türkiye’yi bir uçtan bir uca inşa etmekti. Kendi ifadesiyle “üç temel alanda alt yapı lazımdır. Bunlardan biri enerjidir, biri ulaşımdır, biri de iletişimdir.”
İdeali; eğitimden sağlığa, sanayileşmeden tarıma, sulamadan enerjiye, iletişimden ulaşıma kafasındaki projeleri hayata geçirmek olan ve Türkiye’yi inşa çabası karşılığında halk tarafından “Barajlar Kralı” ünvanı verilen Demirel’in, 50 yıllık devlet hizmeti süresi içinde sahiplendiği, imza attığı, gerçekleşmesinde önemli rol oynadığı büyük projeler hep bu amaca yöneliktir. Demirel’in “gerek mühendislik ve mimarlık bakımından taşıdığı haşmet, gerek bu ülkenin insanlarına sağladığı faydalar bakımından gerçekten büyük bir proje” olarak nitelendirdiği Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) belkemiğini oluşturan, 1966 yılında temelini attığı Keban Barajı ve Hidroelektrik Santrali’ni Fırat ve Dicle nehri üzerindeki başka barajlar izledi. Diğer yandan Seyhan, Kemer, Hirfanlı, Gökçekaya, Oymapınar, Ceyhan Aslantaş, Altınkaya ve Deriner Barajları, Türkiye’deki barajların büyük çoğunluğunda damgası bulunan Demirel’in Barajlar Dairesi Başkanlığı’ndan Cumhurbaşkanlığı’na uzanan süreçte gerçekleşmesine katkı sağladığı, öncülük ettiği projelerden bazılarıydı. Afşin-Elbistan Termik Santrali, Van Engil Hidroelektrik Santrali, Seyitömer Termik Santrali vb. imzasını attığı diğer önemli enerji projelerindendi. “Sanayileşme, Türkiye kalkınmasının olmazsa olmaz şartlarındandır” değerlendirmesini yapan Demirel’in Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde çimento fabrikalarından demir-çelik işletmelerine, ferro-krom tesislerinden petrokimya komplekslerine, kâğıt fabrikalarından otomobil fabrikalarına, tersanelerden petrol boru hatlarına, telekomünikasyondan savunma sanayi tesislerine vb. pek çok proje hayata geçirildi.
Mustafa Kemal Atatürk’ün hedef gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için Türkiye’nin tarım toplumundan ileri sanayi toplumuna geçmesi gerektiğini savunan Demirel, sanayileşmede kat edilen önemli mesafelere rağmen henüz istenilen düzeyde gelişme sağlanamadığı gerçeğinden hareketle tarıma da büyük önem verdi. Türkiye’nin tarım, köy ve köylü sorununu çözmedikçe ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlarını çözemeyeceğini düşünen Demirel, bir yandan tarımda üretimin ve verimliliğin artmasının ön koşulu olan sulamanın geliştirilmesine ve sulanabilir arazilerin suya kavuşturulmasına yönelik projeleri, diğer yandan köy ve köylü sorununun çözümü için tarım ve hayvancılık konusunda yapılan çalışmaları yakından izledi ve özendirdi.
Alt yapıyı kalkınmanın olmazsa olmaz koşullarından biri olarak değerlendiren, Türkiye’nin ulaşım, enerji, iletişim ve sulama alanlarındaki alt yapısının yenilenmesinin ve genişletilmesinin çağdaş bir ekonomi ve çağdaş bir sosyal hayat oluşturabilmek için kaçınılmaz olduğunu düşünen Demirel’e göre, “Kalkınmakta olan bir ülkede özellikle alt yapı yatırımları devletin işidir. Bu yatırımlarda devamlılık esastır… hükûmetler değişir, yatırımlar devam eder.” Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak yatırımları yakından izleyen, özellikle ulaştırma sektöründe yapılacak yatırımlara ülkenin kalkınma çabaları çerçevesinde büyük önem veren Demirel, İstanbul Boğaz Köprüsü örneğinden de görüleceği üzere bu alanda önemli girişimlerde bulundu.
Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmanın temel aracı olan eğitim ise Demirel’in ilgilendiği konuların başında gelmektedir. Kalkınmanın bilim ve eğitim temeline oturtulması gerektiğini savunan, okul yapımına öncülük eden, yatırım ve bağış yapmak isteyenleri eğitim kurumlarına yönlendiren Demirel’in Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde pek çok devlet ve vakıf üniversitesi kuruldu. 1992’de 7. Demirel hükûmeti döneminde kurulan Celal Bayar Üniversitesi bünyesinde yer alan Araştırma Hastanesi’nin 1995’teki açılış töreninde Cumhurbaşkanı Demirel şöyle diyordu: “…Türkiye’nin 1950’de 3 üniversitesi, 1960’da 6 üniversitesi… 1992’de 29 üniversitesi vardı… Biz buna 28 yenisini ekledik, ama önümüze gelen yerde üniversite kurmadık. Bunların çekirdekleri vardı. Bu çekirdeklerin etrafına bu üniversiteleri kuruyoruz.” Demirel, üniversiteleri “geleceğin Türkiyesi’ni taşıyacak kolonlar” olarak görüyordu.
Eğitim hizmetlerinde sürekliliğin devletin ve yurttaşların ortak çabalarıyla sağlanabileceğini savunan Demirel’in sağlık konusundaki düşünce ve uygulamaları da bu doğrultudadır. Devletin sağlık hizmetlerindeki rolünü ön planda tutmakla birlikte, devlet-vatandaş iş birliğinin gerçekleşmesiyle sağlık hizmetlerinin yaygınlaşıp kalitesinin yükseleceğine olan inancı doğrultusunda, girişimcileri sağlık sektörüne yatırım yapmaları konusunda özendirdi. Sağlığı “önemli bir alt yapı” olarak tanımlayan Demirel, sağlık hizmetlerini yurdun her yöresine ve toplumun her kesimine dengeli bir şekilde yayma hedefi çerçevesinde Türkiye’nin değişik bölgelerinde gerek devlet hastanelerinin gerekse özel sağlık kuruluşlarının açılmasına öncülük etti.
9. Cumhurbaşkanı Demirel, 1999’da Marmara Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “…Siyaset hayatım boyunca temel amacım, demokratik Cumhuriyetin güçlendirilmesi, ülkemizin kalkınması ve müreffeh, mutlu, büyük Türkiye’nin birlik ve beraberlik içinde dünyanın önde gelen ülkeleri arasında hak ettiği yeri alması olmuştur. Bu, bir demokrasi, uygarlık kavgası idi. Esasen Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük Atatürk’ün ortaya koyduğu hedef de bu idi…” Atatürk’ün gösterdiği “çağdaş uygarlık düzeyine yükselmek” hedefi, Demirel’in de Türkiye Cumhuriyeti için benimsediği en büyük hedefti. “Muasır medeniyeti hedeflemiş olmak, zor bir iştir; ama eğer zoru hedeflemediyseniz, o zaman uygar âlemle yan yana, aynı kulvarda gidemezsiniz. Türkiye bütün gayretlerini bu istikamete çevirmiştir, muasır medeniyeti yakalayacaktır…” görüşünü savunan Demirel’e göre, “Avrupa Birliği, bir medeniyet projesidir.” 2001’de düzenlenen “Avrupa Birliği’nin Genişleme Süreci ve Türkiye” konulu konferansta şu değerlendirmeyi yapıyordu: “50 seneye yakın hizmetinde bulunduğum ülkemin Avrupa Birliği meselesinin hemen hemen her safhasına katıldım. 1963 Anlaşması’nın 1964 Mart’ından itibaren uygulanmasında varım, her safhasında varım… Bizim Avrupa Birliği meselesi, bugünün sorunu değildir. Çünkü Türkiye, uygarlığın değerlerini Avrupalılıkta arar. Türkiye için Avrupa Birliği bir ölçüde katılma olayı değildir, bir konsept olayı, bir kavram olayıdır ve bir iddiadır… Büyük Atatürk Cumhuriyet’i kurarken çağdaş, yani o günkü tabiriyle asri, uygar, yani gene kendi tabiriyle medeni ve müreffeh yani zengin ve mamur bir Türkiye hedeflemiştir. Bunu Avrupalılıkta bulmuştur.”
Atatürk’ün “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesini dış politikasının temel dayanağı olarak benimseyen Demirel, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden itibaren dış politika bağlamındaki etkinliklerini Türkiye’nin sahip olduğu yeni konuma uygun yürütmeyi amaç edindi. Kendi ifadesiyle “Adriatik’ten Çin Seddi’ne uzanan coğrafyada” ortaya çıkan yeni eğilimleri; Türkiye’nin tarihsel ve kültürel yakınlıklarının korunarak geliştirilmesi, yeni uluslararası ortamda şekillenen fırsat ve olanaklardan yararlanılması, sorumlulukların üstlenilmesi anlayışı, dünya ve bölge barışına katkıda bulunma hedefi doğrultusunda değerlendirmeye özen gösterdi. Türkiye’nin ikili ve çok taraflı ilişkilerinin korunması, geliştirilmesi ve yeni boyutlara taşınmasına yönelik etkinliklerini yoğun bir şekilde sürdürdü.
1992 yılında, Davos Konferansı’nda Başbakan olarak yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Soğuk Savaş’ın bitişini müteakip, yeni bir siyasi coğrafya doğmaktadır. Bu bir ihtilâf bölgesi veya yeni bir nüfuz alanı değil, aksine, ihtilâfların yerini yeni iş birliği ve birlikte çalışma ruhunun alacağı bir barış ve refah havzası olmalıdır. Bu bölge, yeniden bir büyük oyunun sahnesi olmamalıdır.” Yine Davos’ta, 30 Ocak 1992’de, “Adriatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası” kavramını ve “Avrasya” gerçeğini ilk kez dünya gündemine getiren lider olan Demirel’e göre “Avrasya; Adriatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan bu büyük coğrafyada barış, istikrar ve refaha katkıda bulunacak bir gönül ve eylem birliğidir. Bu dayanışma ve iş birliği, başka ülke ve iş birliklerine karşı kurulmamıştır; kardeşliğin doğal sonucudur… Avrasya; güç oyunu ve nüfuz mücadelesi alanı değildir. Avrasya; hiçbir ülkenin ‘büyük ağabey’ olmadığı, ‘baş’ olmadığı kardeş ülkeler topluluğudur.”
Türkiye, 1991’de SSCB’nin dağılması üzerine bağımsızlıklarını elde eden Türk Cumhuriyetleri’ni tanıyan, diplomatik ilişki kuran ilk ülke olarak, Demirel’in Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde bu devletlerle yoğun bir ilişki ve iş birliği sürecine girdi. Türkiye, bu kardeş ülkelerin Birleşmiş Milletler, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gibi dünya ölçekli, Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) gibi bölgesel ölçekli teşkilatların üyesi olmasına öncülük yaptı. Diğer yandan Türkçe Konuşan Ülkeler Zirveleri, Dünya Türk İşadamları Kurultayları, Türk Cumhuriyetleri’nden on bin öğrenciye burs verilmesi, ortak kültür mirasına sahip çıkılması, ortak alfabe geliştirilmesi, Türk televizyonlarının tüm dünyada izlenmesi, İpek Yolu’nun canlandırılması, bölge ülkeleriyle iş yapmaya müsait ortamların ve finans kurumlarının yaratılması, Türk Cumhuriyetleri’nin yeni ulaşım, iletişim ve enerji boru hatları ile Türkiye üzerinden dünyaya eklemlenmesi gibi projeler Demirel tarafından yürürlüğe konuldu.
Demirel’in Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye, bölgedeki yeni siyasi gelişmeler karşısında duyarlı olmayı ve bağımsızlıklarını kazanan yeni ülkelere destek olmayı görev edindi. Ermenistan’ın 1992’den itibaren Azerbaycan’ın Yukarı Karabağ bölgesini ve diğer yedi ilini işgal etmesi üzerine, tüm uluslararası baskılara rağmen Türkiye, Nisan 1993’te Ermenistan’la ortak sınırını kapattı. Türkiye, ayrıca, Azerbaycan’ın Yukarı Karabağ bölgesinde baş gösteren ihtilafın AGİT başta olmak üzere dünyanın gündeminde yer almasına öncülük etti ve soruna çözüm yolları arayan AGİT Minsk Grubu’nun kurucu üyesi oldu. Cumhurbaşkanı Demirel, 1993 yılında Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı’na seçilen Haydar Aliyev’in 1994’te Türkiye’ye gerçekleştirdiği ilk resmî ziyaret sırasında yaptığı konuşmada, bağımsızlığına kavuştuktan sonra yeniden yapılanma ve uluslararası toplumla bütünleşme sürecine girmiş olan Azerbaycan’ın sosyo-ekonomik ve siyasal oluşumunu engelleyen, ayrıca bölge istikrarını sarsan bir nitelik kazanan Ermeni saldırılarını kınayarak, “Türkiye, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki uyuşmazlığın çözümlenmesi için müesses bir mekanizma olan AGİK Minsk sürecinde, her zaman Azerbaycan’ın haklı taleplerinin destekçisi olacaktır.” diyordu. Haydar Aliyev ise Türkiye ile Azerbaycan arasında 16 anlaşmanın imzalandığı Türkiye ziyareti sırasında şöyle diyordu: “Biz, iki devlet, bir milletiz.”
Türkiye’nin yeni dönemde izlemek durumunda olduğu dış politika Demirel’in anlatımıyla şöyleydi: “…Türkiye’nin ulusal çıkarları, Batı ile partnerlik temelinde yakın iş birliğini devam ettirmesini, Türk Dünyasını da içine alan ve Hazar, Karadeniz, Akdeniz havzalarını kapsayan geniş bir coğrafyanın istikrar ve barışının korunmasında nâzım bir rol oynamasını gerektirmektedir… Türkiye’nin ABD, Rusya, Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu, Avrasya, Akdeniz, Avrupa politikaları birbirinin alternatifi olamaz. Bu politikaların her birinin kendi içinde bir mantığı, önemi ve ağırlığı vardır. Bunlar bir bütünün parçalarıdır ve birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir… Dış politikamız işte bu anlayışla yürütülmelidir.”
“Sağlıklı bir demokrasi, işleyen bir ekonomi, dengeli bir dış politika ve güçlü bir savunma”dan oluşan “altın üçgen”i güçlü bir devletin vazgeçilmez koşulu olarak gören Süleyman Demirel, siyasi yaşamının her döneminde demokrasiye olan inancı ve mücadeleci kişiliğiyle “Konuşan Türkiye”yi savundu. Demokrasi mücadelesinde siyasi literatüre “Demokrasilerde çare tükenmez” gibi pek çok söz kazandıran Demirel’e göre, demokrasilerde her türlü sorunun çözümü sistemin içerisinde ve halkın bilinçli katılımında aranmak zorundadır. Demokrasiyi Cumhuriyet’in temel koşulu olarak değerlendiren Cumhurbaşkanı Demirel, 1999 yılında Cumhuriyet Üniversitesinde yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “…Demokratik, laik Cumhuriyete sadakatle bağlı olmak, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne sadakatle bağlı olmak, eşit Türk vatandaşlarının hepsinin sorumluluğudur. Bu ülkenin hepimize verdiği ekmek, hepimize verdiği hava, hepimize verdiği suyun karşılığında ve büyük Atatürk’ün, uygarlığın yolunu açmış olmasının karşılığında bizim bu ülkeye ve büyük Atatürk’e karşı borcumuz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, demokrasiye sadakatle bağlı olmamızla mümkündür. Demokrasi dediğimiz olay laikliği ve hukuk üstünlüğünü içine alır…”
Siyaseti ve siyasi mücadeleyi “memlekete ve millete hizmetin en ulvi vasıtalarından biri ve millete hizmet yarışı” olarak kabul eden Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanlığı görevinin sona ermesinden sonra da Türk halkına yönelik sorumluluklarını yerine getirmeye devam etti. Özellikle Türkiye’nin sorunlarına ilişkin aydınlatma görevini; demokrasi, Cumhuriyet, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü, laiklik, Avrupa Birliği, Kıbrıs, GAP vb. konularda konuşmalar yaparak, konferans, gazete ve televizyon mülakatları vererek sürdüren Demirel’in yayınlanmış pek çok kitabı bulunmaktadır. Ayrıca, Cumhurbaşkanlığı döneminde gerçekleştirdiği etkinlikler çerçevesinde konuşmaları, konferansları, basın toplantıları, mülakatları, ulusal günler ve bayramlara ilişkin mesajları kitaplar halinde yayınlandı.
Süleyman Demirel, 17 Haziran 2015’te Ankara’da vefat etti. Vefatı nedeniyle tüm Türkiye’de üç günlük ulusal yas ilan edildi, 20 Haziran 2015’te ise İslamköy’de adına yaptırılan “Anıt Mezar”a defnedildi.

